Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2015 Çarşamba

MIDDLESEX - Jeffrey Eugenides





    Son zamanların çok satanlar listesinden bir roman Middlesex. Bir kitabı alıp incelemek için bir sürü sebebiniz olabilir; (Altın kural, seks her zaman satar) Kitabın ismi önemli. Tanıtım cümlesi de ilgi çekici ise sizi bir yerden yakalayıverir. Middlesex Detroit'de bir semt adı fakat kitabın içeriği ile doğrudan yada dolaylı ilişkili de.

"Ben iki kez doğdum:
 İlkinde 1960 yılının Ocak ayında, Detroit için inanılmaz derecede dumansız bir günde kız olarak ve daha sonra tekrar 1974 yılının Ağustos ayında Petoskey'de bir acil kliniğinde, ama bu defa ergenlik çağında bir delikanlı olarak."

Kitap bu cümleyle başlıyor. Hermafrodit (çift cinsiyetli) bir insanın 3 kuşak hikayesini anlatma iddiasında, üstelik Bursa'nın bir köyünden başlayıp, ipek böceğine, Kozahan'a değinip Amerika'da son bulan bir hikaye. Benim için hayli merak uyandırıcı oldu.

Kitap 9 yıla yakın bir süre içerisinde yazılmış, sanırım sırf bu yüzden bazı kısımlarında kopukluklar var. Bu kadar üzün bir süre içerisinde bu gayet makul bir durum. Son zamanlarda okuduğum ve beğendiğim kitapların ortak özelliği bana yeni bir şeyler öğretebilecek bilgilerle dolu olması oldu. Middlesex'ten araştırmak için epey not tuttum, yeni şeyler öğrendim. Alfa 5 redüktaz eksikliği nedeniyle oluşan bu hermafrodit vakasının epey yaygın olduğunu öğrendim mesela ve yazar bu durumda olan insanların ne gibi duygular yaşayabileceğini hissettirdi bana. Bazen maalesef seçme şansınız olamayabiliyor.

Kurtuluş savaşı zamanını bir Yunan yazarın kaleminden okumak ilgi çekici. 3 kuşak aileyi anlatması bakımından Orhan Pamuk'un son romanı "Kafamda Bir Tuhaflık" ile benzer yönleri var fakat Pamuk'un özellikle bu "kuşak ve değişim" meselesini romanının merkezine almasından dolayı bu konuda Yunan yazara göre çok daha başarılı olduğunu söyleyebilirim.

Gayet akıcı, sürükleyici, bilgi dolu, fazlaca cinsel bilgi içeren bir roman Middlesex. Bilin istedim.

8 Ocak 2015 Perşembe

MARSLI - ANDY WEIR






    Bir kitabı almaya karar vermenizde tanıtım yazısı ne kadar etkilidir? Bu kitabı incelerken okuduğum yazı şöyleydi ;

"O, Dünya'nın en ünlü adamı. Sorun şu ki, Dünya'da değil." 

   Mark Watney, benim kitaplarda tanıştığım en iyi karakterlerden biri oldu. Açıkçası kitabı çok sevmemin yanında bir karakteri de bu kadar sevmek beni bir hayli mutlu etti.

   Marslı son zamanlarda okuduğum en iyi kitap. Andy Weir bu hikayeyi önce internette yayınlamaya başlamış. Ardından hikaye beğenilince kitap olarak basılmış. Hali hazırda ise film haklarını alan Ridley Scott Marslı adlı romanın filmini çekmekte. Baş rolünde Matt Damon'ın oynacağı filmi merakla bekliyorum.

   İthaki Yayınlarından çıkan bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Yalnızca bilim kurgu sevenlerin değil, kitap okumayı seven herkesin okuması gerekir. Eğlenceli, komik, macera dolu ve zihin açıcı bir kitap. İyi okumalar..  

15 Aralık 2014 Pazartesi

İŞTE BENİM ZEKİ MÜREN





Her şeyden önce belirtmeliyim ki Yapı Kredi Yayınları harika bir eser yayınlamış. Klasik söylemlerle devam edecek olursak, tam arşivlik bir eser. Zeki Müren'i bir kitaba sığdırmak bence mümkün değil ama bu kadar güzel resimlerle, küçük notlarla ve ilginç konularla anlatabilmek önemli bir iş.

Bir Bursalı olarak Zeki Müren'in yeri bizde her zaman farklıdır. Cenazesinde o büyük kalabalığı dün gibi hatırlıyorum. Büyüklerimiz, ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu anlatır dururlardı. Bursa'da gittiğiniz herhangi bir kafede, çay bahçesinde Zeki Müren'in eşsiz sesini duymanız an meselesidir. Hala Bursa'yla yaşar Zeki Müren. Bursa'nın o güzel atmosferine yakışır, ona renk katmaya devam eder.

Kitapta gençliğinden itibaren adım adım hayatının bütün evrelerine değinilmiş. Ne kadar renkli, işini ne kadar değer vererek ve hakkını vererek yaptığına dair bir sürü kanıt bulabilirsiniz. Özellikle dikkatimi çeken bölümlerden biri ; "Niçin Mini ve Maksi Etek Giydim" başlıklı bir yazısı. Ben ikna edici buldum açıkçası. Neden Paşa lakabı aldığından tutunda, elbiselerine ve sahne dekorlarına verdiği ilginç isimlerin hikayelerine kadar bir çok renkli bölümü zevkle okuyacağınızı ve içindeki fotoğraflara her defasında ayrı ayrı şaşıracağınızı düşünüyorum

Zeki Müren gerçekten bir Sanat Güneşi. Son olarak yakın bir zamanda rastladığım kısa bir videoyu da paylaşmak istedim. Eğer daha önce izlemediyseniz, Türkçeye ve diline ne kadar hakim olduğunu bir kez daha görebilir ve ne kadar zarif bir insan olduğuna bir kez daha şahit olabilirsiniz.


25 Ekim 2014 Cumartesi

Haruki Murakami - Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları





Murakami kitapları çıktığı gün uzun kuyruklar oluşturabilen popüler bir yazar. Bu özelliği kimi kitapseverlerin hoşuna gitmese de benim açımda hiç bir sorun oluşturmuyor. Hatta keşke Türkiye'de herhangi bir kitabın ilk çıktığı gün uzun kuyruklar oluşsa da bende saatlerce onu beklesem. Son kitabı "Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları" 23 Ekim günü Doğan Kitap etiketiyle piyasaya çıktı.

Kitabı alıp bir an önce okumayı çok istedim, şimdide bittiğine üzülmüş durumdayım. Kitabın genel melankolik havasının buna katkısı olabileceğini düşünüyorum. Kitap ile ilgili düşüncelerimi paylaşmadan önce belirtmeliyim ki kitabın kapak tasarımı bence harika olmuş. Dünyada ki diğer örneklerle karşılaştırdığımda açık ara en iyi görsele sahip ve içeriğiyle en uyumlu olanı diyebilirim.

Kitabı ilk elime aldığında ismini beğenmemiş fakat Murakami'nin bu isimden de iyi bir şeyler yaratabileceğine güvenmiştim. Yanılmamışım, kitabın uzun ismi kitabın kısa bir özeti gibi. Aslında müthiş yaratıcı bir hikaye yok bu güzel kapağın ardında. Ama Murakami'nin güzel cümleleriyle kurduğu kendine özgü bir dünyada, kısa bir gezintiye çıkmanızı sağlayacak satırlar bulabileceksiniz.

Her kitabında olduğu gibi müzik yine baş rolde. Murakami bu sefer insanın iç dünyasında düşündüğü fakat kimseyle paylaşmaya gerek bile duymadığı, saçma sapan ayrıntılarla dolu iç dünyasını paylaşıyor okurlarıyla. Arkadaşlık üzerine kurulu bir hikaye bu. İlişkiler, renkler ve renksiz hayatın bir kesiti. Ben bir çırpıda okudum, ilk defa Murakami okuyacaklar için çok uygun bir başlangıç kitabı olmuş diye düşünüyorum. Çünkü Murakami gerçeküstü hayal dünyasına bu sefer fazla uğramamış. Kısa bir hikayede tadımlık ve alıştırmalık bir bölüm var ve zevkle okuyacağınızdan eminim. İyi okumalar..

24 Eylül 2013 Salı

MO YAN - KIZIL DARI TARLALARI

  


     Mo Yan, 2012 Nobel Edebiyat Ödülü'nü, "halk masallarını, tarihi ve günümüzü sanrısal gerçekçiliğiyle kaynaştırdığı" gerekçesiyle kazandı yazıyor kitabın arka kapağında. Son zamanlarda herhangi bir kitabı bu kadar iyi anlatan bir cümleye denk gelmemiştim. Mo Yan'ın Türkçeye çevrilmiş sadece bir kitabı olduğu için diğer kitapları hakkında yorum yapamıyorum ama bu cümle bu kitap için biçilmiş kaftan.
   
    Kitabın neredeyse tamamı "mışlı" geçmişle anlatılıyor. Çin'in geçmiş döneminde ki yaşantı parça parça verilmiş. Bol bol argo kullanılmış. Ama bu kitap için bol bol kelimesi kullanılacaksa ilk sırayı mutlaka kızıl darı tarlaları alacaktır. Bu kitabın ismi asla başka bir şey olamazdı diyorsunuz kitabın sayfalarında ilerlerken. Her yer kızıl, her yer, her şey darı ile alakalı.
  
    Daha önceleri MoYan'a ait bir kısa öykü okumuştum, esprili, merak uyandırıcı bir üslubu olduğu kesin. Fakat bu kitabı okumak isteyenlere tavsiyem büyük beklentiye girmemeleri yönünde olacak. Mo Yan gerçekten bir masal anlatıyor kitabında. 1900'lü yıllarında başında Japonların Çin topraklarında yaptığı işkenceler, Çinlilerin kendi insanları arasında ki baskınlar, savaş, kan, vahşet ve aklınıza gelebilecek her türlü kötü durum çarpıcı bir şekilde, masal tadında anlatılmış. Kitabın bütünü hakkında fikir vermeyecek olsa da, sadece bir cümle kitaptan alıntı yaparak size ufak bir ipucu vermek istiyorum;

 "..Yolda duran birlik üyeleri patlamanın etkisiyle havalanmış, kolları bacakları kopmuş, bağırsakları dışarı fırlayıp kokmaya başlamış, kopan uzuvları kalabalığın üzerine dolu gibi, güzel ve nazik bir aşk gibi yağmış."


17 Mayıs 2013 Cuma

Dan Brown - Cehennem - İnferno

 
 


Cehennemin kapıları İstanbul'a açılıyor..

Arka kapakta bu yazıyı ve İstanbul siluetini görünce kitaba olan merakım bir kat daha arttı ister istemez. Büyük sürpriz oldu açıkçası. Sembolleri, sanat eserlerini, tarihi mekanları romanlarında bol bol kullanan Dan Brown için İstanbul'dan daha uygun bir arka plan olamazdı diye düşünüyorum.

Brown'ın İstanbul'u tarif edişi, anlatışı gayet ölçülü ve asla kötü bir izlenim bırakmıyor. Bütün dünyada milyonlar satan kitapların sahibi olan yazarın İstanbul'a ve Türkiye'ye olan bu yaklaşımı (klasik deyimle) milyonlar verseniz yapamayacağınız müthiş olumlu bir reklama dönüşmüş.

Brown sizi heyecanın, bilinmezin, soruların, aksiyonun ortasına bırakıveriyor kitaba başlar başlamaz. Her zaman ki koşturmacayı, romanı kısa kısa bölümler halinde yazarak elinizden düşmeyecek bir hale getirmiş.

Size tavsiyem kitabı okurken yakınınızda mutlaka internete anında ulaşabileceğiniz bir cihazın bulunması. Çünkü o kadar çok mekan o kadar çok sanat eseri anlatılıyor ki, insan meraklanmadan duramıyor.

Brown'un en sevdiğim yanı size birçok kapı açması; merak edilecek,takip edilecek bir sürü ayrıntı aktarması. Bu kitabın ana konusunu Dante olarak belirlemiş. Hatta kitabın ismi bile Dante'nin meşhur "İlahi Komedya"sının bir bölümü olan Cehennemden geliyor.

Da Vinci Şifresi kitabından beri her kitabını zevkle okuduğum Dan Brown hakkında çok objektif olamayabilirim ama şiddetle tavsiye edebileceğim bir kitap olmuş Cehennem. Brown her hafta bir kitap yazsa okuyabilirim gibi geliyor. Fakat kitabı okuyunca anlayacağınız üzere o kadar çok emek o kadar çok araştırma var ki takdir etmemek imkansız. İyi okumalar..

20 Mart 2013 Çarşamba

Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü - Aimee Bender




Diyelim ki bu kitabı bir insan yazdı, kim niye yayınlar ki? Hadi yayınladı bir şekilde diyelim; Nasıl uluslar arası en çok satan kitaplardan biri olabilir? Aslında bu noktada kendime kızmıyor değilim. Kitap kapağı tasarımından ve kitabın arka kapağında ki bilgilerden fazlaca etkilenip aldığım kitaplar hakkında büyük bir özeleştiri yapmam gerekiyor sanırım. Bunun yanında uluslar arası çok satanlar listesi hakkında da şüphelerim bu kitapla daha da arttı.
8 yaşında ki bir kızın dünyasını anlatmakla, 8 yaşındaki bir kızın dünyasını 8 yaşında ki bir kız gibi yazmanın arasında çok büyük fark olduğunu düşünüyorum. Kitabın dili sonlara doğru işkence olmaktan çıkmaya yakın gibi gözükse de, bütüne bakıldığında, akıcı olmayan, sıkıcı, üzüntü verici ve yaratıcılıktan olabildiğince uzak bir roman var karşımızda. Beni, kitabı sonuna kadar okumaya zorlayan tek şey, eleştirisini yapıp, insanların vakit kaybına uğramamasını tavsiye etmek.

Birde bu yazıyı yazarak, kitabı okumuş olup bana anlayamadığımı anlatacak birilerinin olabileceği umut ediyorum.
Şimdi yazacağım şey kitap içeriği ile ilgili olacak belki ama yazmadan geçemeyeceğim. Yediği limonlu pastadan annesinin duygularını anlama yeteneği olan genç kızımızın abisinin yeteneği, sandalye ve benzeri mobilyalara dönüşmek. Evet abisi sandalye oluyor. Sonuna kadar kitabı okuyup başka bir anlam çıkacak mı diye çok bekledim ama hayır. Durum çok açıkça bu şekilde. Ya birileri okuyucuyla gerçekten dalga geçiyor yada benim algılarım bu kitabı özümseyip anlamaya yeterli değil.

 

19 Kasım 2012 Pazartesi

Son Sefarad - Beyazıt Akman

İmparatorluk II
 

Tarihi olaylara tanıklık ederek hiç sıkılmadan okuyacağınız güzel bir kitap hayal ediyorsanız Beyazıt Akman'ı okumanızı şiddetle tavsiye edeceğim.

İmparatorluk serisinin ilk kitabı "Dünyanın İlk Günü"nde yazar Fatih'i ve Fetihi anlatmış ve o kitabı da beğenerek okumuştum. Okumadıysanız, ilgi duyuyorsanız mutlaka onu da okumanızı öneririm.

Öncelikle gerçekten akıcı bir üslubu var yazarın. Hikayeyi birçok  ayrı koldan anlatıyor ve her hikayeyi ortalama 4-5 sayfada aktardığı için hiç sıkılmadan bir çırpıda 100 sayfa okumuş buluyorsunuz kendinizi.

Her zaman bildiğiniz duyduğunuz tarihi kişiliklerin, elbette kurgulanmış haliyle, neler yaşadığını, hissettiğini Beyazıt Akman'ın kaleminden okumak mutluluk verici. Şimdiden İmpatorluk III' ün beklentisine girmemek işten değil.

3 yıllık bir araştırmanın sonunda ortaya çıkartılmış bu eser her sayfasında bunun hakkını veriyor. Araştırmadan,özümsemeden yazılmayacak ayrıntılarla dolu bir eser olduğunu düşünüyorum. Denizcilik terimlerinden tutun, hat sanatının incelikleri ve felsefesine; yıldız biliminden tutun engizisyonun temellerine, semavi dinlerin dünya tarihine etkisine kadar bir çok bilgiyi zevkle okuyacağınızdan eminim.

16.yy da katoliklerin İspanya topraklarında yaptığı zulüm karşısında müslümanların ve yahudilerin yardım çağrısına kayıtsız kalmayan II. Bayezid'ın 5 asırdır anlatılmayan hikayesinin anlatıldığı kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.

13 Ekim 2012 Cumartesi

HİÇ - Markus Zusak



Çok satanlar listesinde ki kitaplara çoğu zaman ön yargıyla yaklaşırım. Yine de çoğuna bakmadan geçmem. İyice araştırır eleştirilere bakar öyle alırım kitapları. "Hiç" hakkında çok fazla değerli yorum bulamamıştım ama okuduğum bir kaç yorum kitabın güzel olduğu yönündeydi. Kitabın arka kapağında bir felsefeden güzel bir kurgudan ve bambaşka bir dünyadan bahsediliyordu.

Kitap genç yazar Zusak'ın ilk kitaplarından biri,2002 yılında yayımlanmış ve 10 yıl sonra şimdi bizde çok satanlarda. Yine internette okuduğum kadarıyla 2005 yılında yayımladığı "Kitap Hırsızı" isimli romanı dünyada çok ses getirmiş çok başarılı ve çok satan bir kitap. "Hiç" 464 sayfa ama bana göre 150 sayfada anlatılabilecek bir öykünün büyük karakterle yazılıp aralara uzun boşluklar koyulup roman haline getirilmiş şeklinden başka bir şey değil. Okuması çok kolay bir kitap, zaman zaman keyifli de olabiliyor ama sonunu hiçbir yere bağlamayıp saçma bir şekilde ortada bırakırsanız kitabın içinde ki bütün gizemi değersiz kılarsınız.

Aslına bakarsanız daha çok eleştirel yaklaşılabilir ama o kadarda olumsuz olmak istemiyorum. Amacım beklentiyi yüksek tutmamanız ve hatta bana soracak olursanız zamanınızı boşa harcamamanız yönünde.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Bulut Atlası - David Mitchell



Öncelikle kitabın farklı bir tarzı var. 6 ayrı öykü bir noktasından diğerine bağlanarak ilerliyor. Fakat bu 6 öykünün 5 i yarım bırakılarak ilerliyor ve 6 cı öykü tam bir şekilde merkezde anlatılıp kalan 5 öykünün diğer yarılarına geçiliyor. Bu şekilde anlatılınca karışık gelmiş olabilir,rakamsal olarak yazarsak şu şekilde ilerliyor; 1-2-3-4-5-6-5-4-3-2-1 .. Öykülerin her biri farklı bir tarzda yazılmış; 1.Günlük,2. Mektup,3. Roman, 4.Otobiyografi,5. Soru-cevap ve merkezde ki 6. öykü yerli Zachry’nin anılarını çocuklarına aktarması şeklinde. Öyküler o kadar yarım bırakılmış ki ilk öykünün baskı hatasından kaynaklı bir yarım bırakılış olduğunu bile düşündüm, böyle olmadığını ancak 100 sayfa kadar sonra anlayabiliyorsunuz çünkü.
Aslına bakarsanız kitaptan önce filmden haberdar oldum ve kitap uyarlaması olduğunu öğrendiğimde kitabı merak edip araştırıp okumaya değer olduğuna karar verdim. İyimi yaptım kötümü yaptım ona filmi izleyince karar vereceğim.. Zira genel olarak kitabı beğenmediğimi açıkça ifade edebilirim. Yazarın anlatımı son derece karışık, iki öykü hariç diğerleri benim için zaman kaybı oldu. Hem okuması zor hem de içeriği oldukça sıradan.

 2. Hikayede dahi müzisyen Frobisher’in anıları okunabilir ve eğlenceli geldi bana. Benim fikrime göre kitabı kurtaran ve hatta sadece bu hikayeden romanı oluştursa çok daha başarılı bir roman ve film olacağına inandığım kısım 5. Hikayede ki android garson kız Sonmi-451.

Ekim ayında Türkiye’de de vizyona girecek olan filmin 5 dakikayı aşan uzun bir fragmanı var. Bu kadar farklı hikayeyi anlatmak için filimin de 5 saate yakın olması gerekebilir.. Daha film vizyona girmeden birçok eleştiri almış gördüğüm kadarıyla ama ben izlemeden yorum yapmayı düşünmüyorum. Filmin yapımında  Matrix’in yaratıcılarından Wachowski kardeşlerin olması beni biraz umutlandırsa da kitabın büyük çoğunluğunu beğenmediğim için bana hitap etmesi zor gözüküyor. Yine de izleyeceğim.

6 Eylül 2012 Perşembe

Hayvan Yemek - J. Safran Foer




Öncelikle kitabın arka kapağında yazılanların bende oluşturduğu algıyı karşılamayan bir kitap olduğunu belirtmeliyim. Şu sıralar listelerde olan tavsiye edilen ve açıkçası kışkırtıcı ve merak uyandırıcı bir ismi olan bir kitap Hayvan Yemek.
Ben daha çok yemek yeme alışkanlıklarımızın, dürtülerimizin altında yatan sebepleri ve bunlara bağlı olarak yemek yeme tercihlerimizi nelerin etkilediğine dair bir anlatım bekledim ve bununla ilgili tek bir paragrafa bile rastlamadım. Ama kitabı okudukça bir biyolog olarak beni yeterince tatmin eden çarpıcı bilgilere ulaştığımı söylemem gerekir. Kitabın dili biraz dağınık, konulara açıklama olmaksızın aniden giriş yapıyorsunuz. Genel olarak “sinai hayvancılık”tan bahsediliyor kitapta. Nasıl bir vahşet yaşandığı, ne gibi zararları olduğu, nasıl bir ekonominin döndüğü ve bu sayede hiçbir politikanın müdahale etmediği/edemediği uzun uzun anlatılmış.

Ölümü gerçekleşmeden derisi boynuna kadar yüzülmeye başlanmış sığırlardan, daha çok kas kütlesi elde etmek için genetiğiyle oynanmış ve bu yüzden hemen hepsi kısacık yaşamları boyunca acı çekerek yaşayan hindilerden, sayısız işkence gören ve bütün yaşamını kıpırdamadan geçiren domuzlardan ve daha bunun gibi birçok örnekten bahsediliyor. Ekolojik olarak ta nasıl bir kirliliğe yol açıldığını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor yazar. Ama bunları anlatırken küresel olarak değil sadece Amerika tarafından anlatmış.
Ülkemiz adına ben bu kadar karamsar olmadığımı belirtebilirim; ama korkularım yok değil. Bu kadar acıyı, vahşeti okuyunca bile yemek alışkanlıklarımdan eti çıkarmayı aklımdan geçirebilirken, bu olaylara canlı şahit olmak beni epey zorlayacaktır diye düşünüyorum.

Yine de tüm bunların insanın kendini bir şeylere inandırmasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar sayısız kurban bayramında tanık olduğum görüntülerin yanında, bir biyolog oluşumdan dolayı normal insanlara göre çok daha fazla hayvanla haşır neşir olduğumu söyleyebilirim. Kitabın yazarının da söylediği gibi et yemeği ben de seviyorum ama buna karar vermek benim elimde.

21 Ağustos 2012 Salı

22/11/63 - Stephen King





Uzun yıllardır herhangi bir Stephen King romanı okumamıştım. Küçükken okuduklarım hep biraz fantezi-korku-gerilim içerdiği için uzak durdum sanırım. Ama 22/11/63 adlı kitabı görünce dikkatimi çekti. Hem J.F.Kennedy suikasti hem zaman yolculuğu hem de bir King romanı.
Kitap beklediğimden iyi. Ne beklediğimi bende tam olarak bilmememe rağmen okurken kendimi olayların akışına kaptırıp aynı anda yeni şeylerde öğreniyorsam o kitap benim için okumaya değerdir. Zamanın içinde yolculuk, her zaman insanların ilgisini çeken bir konu olmuştur. Başka bir dünya, başka bir zaman, benim gibi Matrix ve Geleceğe Dönüş filmlerinin hayranı biri içinde çok cazip bir konu.

Sıradan bir hayatınız var. Elinize aniden bütün dünyanın akışını değiştirebilecek bir imkan geçiyor. Neyi değiştirirdiniz? Hangisine gücünüz yetebilirdi? Geçmişte şimdi olduğunuzdan çok daha mutlu olmanız olası mı? King J.F. Kennedy suikastini engellemeyi hayal etmiş, bu sayede dünyanın daha yaşanabilir bir yer olacağını düşlemiş, kim bilir? Bunları yazarken de siz 60’lar Amerika’sın da bir yolculuğa çıkarıyor.

Kitap 816 sayfa, uzun olduğunu düşünen, aynı hikayenin çok daha az sayfada anlatılabileceğini savunan yorumlar okudum fakat ben onlara katılmıyorum. Stephen King okumak bana keyif verdi, sizinde aynı keyfi almanızı umarak iyi okumalar dilerim.

11 Ağustos 2012 Cumartesi

LEFTER - Haluk Hergün

                    
                    Futbolun Ordinaryüsü




Ülkemizde gün geçtikçe artan kutuplaşmalara karşı Lefter bir abide gibi yükseliyor bu kitapta. Sadece Fenerbahçelilerin değil, futbolu sevenlerin değil herkesin okuması gereken bir biyografi oluşturmuş Haluk Hergün. Dolu dolu içeriğiyle hiç sıkılmadan okunabilen, hem Türk futbol tarihini hem de Lefter’in uzun yaşam öyküsünü bu kadar naif bir şekilde aktarabilen bir eser oluşturmak hiçte kolay olmamalı.
Hep kulaktan dolma bilgilerle dinlediğimiz Lefter’in gerçek yaşam öyküsü yer alıyor bu kitapta. Lefter, Türkiye’sine, Büyükada’sına, Fenerbahçe’sine, futboluna aşık bir insan. 20 yıla yakın aktif futbol oynayan, ardından uzun yıllar antrenör-oyuncu olarak Türkiye’nin çeşitli yerlerinden görev alıp futbolu herkese sevdiren bir efsane Lefter. Onu izleme şansına erişen herkes  Lefter’den daha iyisinin olmayacağı konusunda hemfikir. Kitabın yanında gelen Nebil Özgentürk’ün harika belgeselinde Lefter’in birkaç görüntüsü izleme şansına sizde erişiyorsunuz. Kitabı okurken, DVD deki görüntüleri izlerken gururlanmamak, duygulanmamak mümkün değil.

Ünlü İtalyan futbol adamı Pozzo Lefter için şöyle demiş ; “Eğer avucuma bir top yerleştirmek mümkün olsaydı, bu avucuma Lefter’de sığabilseydi, Lefter benim avucumda o topla çalım atardı. Öyle büyük bir futbolcu..” Bizde ki meşhur söylem gibi ; “Ver Lefter’e yazsın deftere..”
Şimdi artık Büyükada’ya gidip Lefter’in gezdiği sokaklarda gezip, mezarına bir çiçek bırakmak, ardından Fenerbahçe müzesini ziyaret edip çıkışta Lefter heykeliyle bir poz resim çektirmek bana farz oldu. Keşke daha önce bir imkanını bulup, bir şekilde büyük ustaya ulaşıp, Çubukluya bir imza attırabilmek gibi bir zekayı gösterebilseydim diyorum kendi kendime.

Nur içinde yat “Turco” Lefter.. Futbolun Ordinaryüsü.. Ayyıldız’da Çubuklu’da bize emanet..




17 Temmuz 2012 Salı

1Q84 - HARUKİ MURAKAMİ





Haruki Murakami’nin son kitabı “1Q84” tam tamına 1256 sayfa.Ne yalan söyleyeyim alıp almamak konusunda tereddüt ettim.Daha sonra okuduğum yorumlarda tuğla büyüklüğünde ki bu kitabın okunmaya değer olduğuna kanaat getirdim.Yanılmamışım,kolay okunan,klasik tabirle elinizden düşüremeyeceğiniz bir roman 1Q84. Okuma konusunda tek sıkıntıyı fiziksel açıdan çekiyorsunuz.. Sık sık bir rahle edinmeyi düşündüm kitap elimdeyken..
Kitap, adından da anlaşılacağı üzere George Orwell’ın “1984” adlı eserine birçok gönderme içeriyor. Hatta kitap zaman olarak 1984 yılında geçiyor. 1Q84’ü okumak isteyenlere öncelikle George Orwell’in kitabını okumalarını tavsiye ederim.

Murakami Japonya’nın yaşayan en önemli yazarlarından kabul ediliyor. Batıcı olduğu ve Amerikan kültürü etkisi altında kaldığı eleştirileri ülkesinde yoğun bir şekilde konuşuluyor. Benim için bu özelliği kitabı daha okunur kıldı açıkçası. Japon halkına ait bir hayatı aktarırken kullandığı küresel öğeler, sizin hikayenin içinde kalmanızı kolay hale getiriyor. Kitabın içinden bir çok not aldım; inceleyip okumam gereken birçok kitap ismi, dinlemek istediğim birçok müzik,görmek istediğim birçok yer var.
Murakami’nin tasvirleri ve özellikle benzetmeleri müthiş; o kadar yerinde kullanıyor ki aklıma geldikçe gülüyorum hala birçoğuna. Romanın bir çok yerinde kısa kısa tekrarlara rastlıyorsunuz; bunlar sıkıcı olmak yerine uzun hikayeyi derleyip toplayıp bir bütün halinde okumaya devam etmenizde kolaylık sağlıyor.

Roman’ın içeriği hakkında bilgi verip özet geçmek yerine, “değil 1256 sayfa 2500 sayfa daha olsa okurdum” diyerek kitabın bende bıraktığı tadı size aktarmak daha doğru olur diye düşünüyorum. Yine de bu kadar büyük bir kitapta yazar ne anlatıyor derseniz;  içerisinde aşk var,zamana ait metaforlar var,güzel tasvirler ve nihayetinde sürükleyici bir kurgu var..
İyi okumalar..

10 Haziran 2012 Pazar

Steve Jobs



Walter İsaacson’un Steve Jobs biyografisini okuyunca çok daha iyi anlayabiliyorsunuz nasıl bir dahiyle karşı karşıya olduğunuzu.Geçmişten günümüze,bilmeden o kadar çok beğendim işi var ki..
Örneğin hepsini ayrı ayrı bayılarak izlediğim Pixar filimlerinin ardında Jobs’un imzası varmış; The İncredibles,Wall-E,UP,Toy Story,Kayıp Balık Nemo ve diğerleri..  Ben bu Pixar’ın yaptığı her iş gerçekten mükemmel oluyor derken meğerse Jobs bu animasyon harikaları için tek tek uğraşıyormuş.



Küçüklüğümden hatırlarım,masa üstü renkli bir bilgisayar vardı.Sadece monitör;kasası yoktu.. İmac..

İpod’u,İphone’u İpad’i ilk gördüğümde hep şaşırtmıştı beni..Dahice fikirler ve mükemmel tasarımlar.
Hala kullandığım İphone’u benim için vazgeçilmez yapan ufak detayların hepsi için mühendislerinle saatlerce kafa patlattığını öğrenmek garip bir mutluluk verdi bana..

Matrix ten de hatırlayacağımız siyah zemin üzeri yeşil karakterle gördüğümüz o ekrandan da bizleri Jobs kurtarmış.
Örnekler çoğaltılabilir ama görülen o ki Jobs’un sıfırdan icat edip hayatımıza etki ettiği pek bir buluş yok.Ama o mevcut durumdan öyle yenilikler yarattı ki gerçekten teknoloji alanında çığır açtı.Bu konuda kitaptan şöyle bir alıntı yapmak daha açıklayıcı olacak sanırım;
..Bazı insanlar, ”Müşterilere istedikleri şeyi” ,verin diyorlar.Ama benim yaklaşımım bu değil.Bizim işimiz müşterilerin ne isteyeceklerini onlardan önce bulmak.Henry Ford şöyle bir söz söylemişti sanırım ; “Müşterilere ne istediklerini sorsaydım,’Daha hızlı bir at’ derlerdi!”..
Şöyle bir düşünüyorum da, bir dizüstü bilgisayar almak için mağazaya gittiğimde eğer bir Mac alacak bütçem yada düşüncem yoksa geri kalan markaların pek bir önemi kalmıyor.Hepsinin hemen hemen aynı tasarımı,donanımı ve işletim sistemi var.Seçim süreci neredeyse sadece fiyat kıyaslamasına kalıyor.Bu örneği cep telefonu ve taşınabilir müzik sistemlerine de uyarlayabilirsiniz.
Her ne kadar kişiliği ve insan ilişkileri bana ve birçok insana oldukça itici gelse de,Steve Jobs bu devrin en büyük dehalarından biridir benim için.Ve oğlu Reed’ten bahsederken söylediği bu şu sözler geleceğimize de ışık tutacak niteliktedir..
..”Duyduğu ilginin aynısını ben onun yaşındayken bilgisayarlara karşı duymuştum.Bence yirmibirinci yüzyılın en büyük icatları biyolojiyle teknolojinin kesiştiği alanda yapılacak.Yeni bir çağ başlıyor,tıpkı ben onun yaşındayken bilgisayar çağının başladığı gibi..”